15 Ekim 2011 Cumartesi

Mürekkep ve Su

                        Her zaman aynı insan değilim,dişiyim!

                        Hayli zaman geçiriyorum ayna karşısında daha kaç ''yanım-yönüm-yüzüm'' olduğunu görebilmek için kendime bakıp.Herkese görünenlerden,yahut öğütlendiği gibi her duruma ve herkese ayrı ayrı sergilediklerimden bir iskambil destesi kadar sıralı içimde.Role bürünür gibi değil de,kıyafet giyinir gibi giyindiğim oluyor bunları bedenime,yüzüme.

                        İçimdeki kuyunun derinliklerinde birbirleriyle sürekli çarpışan ifadeler,hisler,duygular dalga düğümü halinde.Ne renk isimleri yeterli onları tek tek tanımlamak için,ne de ayrı ayrı karakterlere büründürmek onları tanımama yardımcı olabilir.Yalnızca; ego,vicdan,ak,kara,iyi his,kötü his vs. diye adlandırmak da basite indirgemektir fikrimce.Ve bence,bütün o hisler dalga dalga içimde,bazen bir dalga çarpışabilir karışabilir ötekiyle.Öyleyse doğru değil birini iyi ve makul ilan ederken,diğerini kötü ve habis kabul edip kuyunun en dibinde kalmaya mahkum etmek.

                        Bi' dolu olduğum en az iskambil destesi kadar ''yanım-yönüm-yüzüm'' olduğunu kabul edersek,bunlardan çok azı sergide,kalanı hala kuyunun dibinde diğerleriyle savaş halinde.Ayrı uçlar,zıt fikirler,tezatlarla dolu.Birbirinin son derece zıddı hisleri,fikirleri kapsadığımı pekala biliyorum.Kuyumun içinde ak varsa kara da var,su varsa mürekkep de var.Ama ben oldum olası aşığımdır mürekkebin sudaki dansına,bir damla karanın dağılırken suyun saydamlığıyla oynaşına.

                       Yine bildiğim; saklı olanın,kuyunun dibine itilmeye mahkum olan(lar)ın,elbet bir gün gelip de kendi saltanatını ilan edeceği,diğerleri gibi onun da bir gün aynadan yüzüme gülümseyeceği.

                       Sır değil ki,yanmış şeker tadına benzettiğim,öğretilenlerden-tembihlenenlerden öte insanlara,mesafelere özel çarpan dalgaları kuyusuyla birlikte seviyorum,ruhumun bu kekremsi tadını yine de seviyorum.Bu da dişiliğin ve dişi birey olmanın değişmez bir kuralı olmalı.

                       Mürekkebin sudaki dansını delice sevmek gibi olmalı.

                        


                       

                        

13 Ekim 2011 Perşembe

En Dip'ten Not

                     İki gece önce öyle isyan dolu bir yazı yazıyordum ki şuraya,öylesine sitem doluydu ki hiddetim geçince,saatler sonra sakinleşebilince durup okudum.Kendime şaşırdım sonra,sabrım son haddine kadar tükenmişti kalan bir lokma gücümle de boğazım yırtınırcasına ağlıyordum zaten.Keder içindeydeydim ve o gece isyan işini biraz abartmış gibiydim.Herşeyden öylesine bıkmış,usanmış,yorulmuştum ki suçlu arıyordum etrafımda,kızıyordum Yaradan'a.''Beni duyduğuna inanmıyorum artık!'',''Adaletsiz'' diye bağırıyordu içimdeki ses durmadan.Kulaklarımı uğuldatıyordu,nefessiz bırakıyordu beni.

                     Pençelerim olsa,adaletsizliğin kaynağını bulup bir kaplan gücüyle saldırabilirdim,parçalarına ayırana kadar sakinleşemeyebilirdim.1.60 boyumla ben,belki de dünyayı yakmaya yeltenebilirdim.Öfke,üzüntü,keder hisleriyle doluydum tepeleme ve içimde büyük bir ateş vardı ki tüten ciğerimin kokusunu duyuyordum burnumda.Nabzımı hissediyordum şakaklarımda,atmak yerine zonklayan nabzımı...Basınca dayanamayıp oluk oluk fışkıracak gibiydi kanım,parçalayasım vardı damarlarımı...


                    ''Bütün umutlarım parça parça kucağımda,sabrım tükendi,takatim yok daha fazla mücadele etmek için.'' en dip'ten buraya yazdığım cümlelerden biriydi.Yazının başlığını değiştirmedim,zira hala en dipteyim o geceden tek farkım ise artık durumu kabullenmiş olmam.

                
                     Geçirdiğim nöbetlerin belki de en şiddetlisiydi,ardında büyük ölüm gibi bir yorgunluk kaldı tabi.
                
                     Her şeyi olduğu gibi kabullendim.
                     

                  10.10.2011

P.S: Bu yazının bitmiş şekli değil aslında,günlerce tamamlayamadım bir türlü.
                  

9 Ekim 2011 Pazar

Nereye Gidersin Sevdiğim...

Nereye gidersin sevdiğim…
Hatırlamak için harcadığımızdan çok daha fazla çabayı unutmak için harcıyoruz herhalde.
Unutmak…
Çaresizlerin, fırtınalar arasında, bir gün oraya ulaşmanın düşünü kurdukları o acıklı sığınak.Hayatımıza girenleri ya da girmek için kapılarımızı zorlayanları silmek aklımızdan, onlar yokmuş gibi davranıp onlar yokmuş gibi yaşamak.
Geçmişi, o geçmişi yaşayan parçamızla birlikte çıkartıp atmak içimizden, atılan her parçayla birlikte içimizde bir boşluk kalacağını bilerek yapmak bunu.
Ya da yaşanacak birşeyler vaat edenleri, bir gün onları da unutmak zorunda kalacağımızı düşünerek, daha baştan unutmaya çalışmak, geçmiş gibi gelecekten de parçalar ayıklamak.
Geçmişimiz ve geleceğimizle bir kazı yerine çevirmek hayatımızı.
Nasıl bir öğüt vermeliyiz kendimize?
“Unut “ mu demeliyiz?
Sana zevk vermiş olanları ve zevk vaat edenleri unut.
Hiçbir zaman yekpare bir kıta olamayıp birbirine köprülerle bağlı yüzlerce, binlerce küçük adacıktan oluşan hayatın parçalarını birbirine iliştiren köprüleri yakmalı mıyız?
Hafızamızın en çok dönmek istediği, en çok özlediği adacığı mı, köprülerini yıkıp, hayat haritamızdan silmeliyiz?
Geçmişimizde en çok özlediğimiz mi en çok unutmaya çalıştığımız?
En unutulmaz olan mı en unutulmak istenen?
Ya da geleceğimizde en fazla zevk vaat eden mi, köprüsünün başında en uzun oyalanıp gözlerimizi kapayarak, belki ben gözlerimi açana kadar, ışıklarıyla beni çeken o adacık aklımın haritasından silinir diye beklediğimiz?
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Unutabiliyor musunuz bari?
Hayatınıza kazdığınız o çukurların etrafından dolaşıp geçebiliyor musunuz?
Bir zamanlar bütün dünyayı birbirine katan o şarkıyı dinlediğinizde, sorulan sorunun cevabını verebiliyor musunuz:
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken? ”
Nerelere gidiyorsunuz yalnızken yatağınızda? En çok gitmek ve en çok kaçmak isteğiniz yere mi?
Geçmişte en yakınınız olmuş olan”şimdiki yabancıyı” ya da gelecekte en yakınınız olabilecek “şimdilik yabancıyı” hafızanızın derinliklerinden söküp uzak sürgünlere gönderdiğinizde onunla birlikte giden birşeyler olmuyor mu?
Her “unutuş” bir “eksiliş” gibi gelmiyor mu size?
Unuturken eksilmiyor musunuz?
Ve korkmuyor musunuz, sımsıkı kapadığınızı sandığınız o sürgün kapıları bir gün aniden açılıverecek, sürgünleriniz, “nerelere gittiğinizi”hiç söyleyemeyeceğiniz yalnız yataklarınıza gülümseyerek geliverecekler diye?
Ansızın geliveren bir zarftan çıkan Haydar Ergülen’in yanına mavi çarpı atılmış şiirindeki mısralardan haberdar mısınız:
“Gözlerimizi uzaklıklar değil ki yalnız
göze alamadığımız yakınlıklar da acıtır”
Acıyor mu gözleriniz, göze alamadığınız yakınlıklardan?
Geçmişe ya da geleceğe doğru uzanan kaç köprü yaktınız bugüne dek; hayatınızın haritasını çizerken kendi ellerinizle, sevgiyle, gülümseyişle, sevişmeyle denizlerinize kondurduğunuz kaç adanın, unutuluşun depremleriyle suların derinliğine battığına tanıklık ettiniz?
Kaç adayı batırmak için kaç deprem yarattınız, bir adanın üstünü kapatsın diye depremlerinizle yükselttiğiniz o dalgalar, o adayla birlikte daha başka neler yuttu sizden?
Yıllar sonra bütün bu depremleri yarattığınız için affedebilecek misiniz kendinizi?
“ ve gözleri ancak gözler bağışlayabilir,
öyle acıyor ki gözlerim kim bağışlayacak”
Acıyor mu gözleriniz?
Gözlerinizi bağışlayacak “öbür” gözleri aramıyor musunuz?
Unutulanlar arasında en zor unutulanı olan o gözleri aramıyor musunuz?
Kim bağışlayacak gözlerinizi, kim bağışlayacak?
Kim bağışlayacak bu unutuşları?
“sis değil, uykusuzluk değil, iki uzak
şehir gibi ayrılıktan kavuşmuyor gözlerim”
Hatırlamak için harcadığımız çabadan çok daha fazlasını unutmak için harcıyoruz
Bize zevk verenleri ya da zevk vaat edenleri unutmak, onları aklımızın haritasından silmek için.
Unutuyoruz, her unutuşta biraz daha eksilerek.En hatırlanacak olanları unutmak derin sürgün yaraları açıyor içimizde.
Ve biri soruyor bize şarkılar söyleyerek: ”
“Nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken”
Geçmiş köprüleri yakıyor, geleceğe uzanan köprülerin başında, o gelecek de kaybolsun diye bekliyoruz, geçmişi unuttuğumuz gibi geleceği de unutmaya çalışıyoruz.
Zevk veren ve zevk vaat eden her şeyi unutmak için çabalayıp duruyoruz.
Gözlerimiz unutmaktan ve ayrılıktan acıyor.
“biri hepimizle göz göze gibi hala uykusuz,
biri sis içinde kirpiklerine kadar açık
bu sessizliği kim bıraktıysa, göremiyorum
konuşkan gözlerinde tek sözcük bile,
gözlerimiz birbirine değmiyor gecenin iki şehrinde.”
Bu sessizliği kim bıraktı size?
Gözleriniz birbirine değmiyorsa gecenin iki şehrinde bunun suçu kimde, neden değmiyor gözleriniz?
Neden tek sözcük bile yok o konuşkan gözlerde?
Geçmiş… Olan her şeyi biliyor ve unutmak için kıvranarak unutuyorsunuz.
Gelecek… Olacak her şeyi tahmin ediyor ve kıvranarak unutmaya uğraşıyorsunuz.
İki ucunu birden yıkıyorsunuz köprünüzün.Nereye gider bu köprüler, kendi eksilmişliklerinizden başka?
Ve sen nereye gidersin sevdiğim, yatağında yalnızken?
“İki şehri var gecenin, biri gözümde
tütüyor, birinin dumanı üstünde yağmur
gibi çöken siste, bana bu uykusuz
şehri niye bıraktın, göze alamadığım
bir şehrin yerine bütün şehirlerdesin.”
Belki de hatırladıklarımızdan ziyade unuttuklarımızı taşıyoruz şehirlerden şehirlere, ”göze alamadığımız bir şehir” yerine her şehirde, yalnız yatağımıza yattığımızda unuttuklarımıza gidiyoruz.
Hatırlamak için harcadığımızdan daha fazlasını unutmak için harcıyoruz.
Ve bir şehirde unuttuklarımızı her şehirde hatırlıyoruz.
Yekpare bir kıta değil çünkü hayat, adacıklardan oluşmuş dantelli bir harita ve unutmayla hatırlamanın med cezirlerinde, silindiğini sandığımız bir ada birden çıkıveriyor ortaya.Her şehirde çıkıyor.
Unutmaya çalıştıklarınız zevk verdi çünkü, unutmaya çalıştıklarınız zevk vaat etti çünkü size.
Unutmak, yaşanmış ve yaşanacak olanları yok etmek, silmek, haritanızı derin boşluklara koyu lacivert noktalara boyamak ve eksilmek istiyorsunuz.
Unuttukça eksiliyorsunuz.
Eksiliyorsunuz, ama unutabiliyor musunuz?
Gözleriniz acımıyor mu gerçekten?
Gözlerinizi bağışlayabildiniz mi?
Peki şu şarkıyı dinliyor musunuz?
“Nerelere gidersin sevdiğim, yalnızken yatağında? ”
Ahmet Altan


P.S: Ahmet Altan'ın Karanlıkta Sabah Kuşları isimli kitabından en sevdiğim denemelerinden biriydi.Şüphesiz hepsi ayrı bir dünya,ayrı bir  düşünsel dokunuş,ama bu tarafımdan kayırmacaya tabii oldu bir şekilde.Benimsedim,sevdim,''benden'' ilan ettim hatta. 

29 Eylül 2011 Perşembe

10 Yıl Sonra Bir Haber

                       Tam 10 yıl sonra ilkokul 5.sınıf sıra arkadaşımdan mesaj alıyorum.Dolu dolu yazılmış,hasretle...''Eğer o sensen ...'' diyor bana mesajında,ama ilkin onu tanıdığıma bile emin olamıyorum.''Benim sıra arkadaşımın soyadı Han'dı'' diye söyleniyorum kendi kendime,sahte profil olabileceğini bile düşünüyorum bi an saf saf.Profil resmine bakıveriyorum hızlıca,bir bebekle resmi var! Anında düşüyor tabii jeton.Evlenmiş,soyadı da o yüzden değişmiş.

                        Takılıyorum,şaşırıyorum uzun bir süre.Ne düşündüğümü,aklımdan geçenleri şimdi bile sıralayamam o kadar hızlı akıyor ki düşünceler,anılar,zaman... Kaç yaşında olduğumu,kim olduğumu unuttuyorum adeta.Newton'un metal denge topları gibi,aklımdakiler çakışıp duruyor,ilki sonuncusunun tetikçisi oluyor,gidip geliyorlar kendi aralarında.

                        Bir fikrim yok bunca zamanın nasıl olup da geçtiğine,hayatlarımızın böylesi değişitiğine dair.Ona nasıl bir cevap yazacağımı bilemiyorum,nerden başlayacağımı bilemiyorum.Bir ağlamak düğümleniyor boğazımda,sızlatıyor içimi de dökülüyor gözümden.

                         O an için gizliyorum hüznümü arkadaşımdan.Sorularına tek tek cevap veriyorum mesajımda,mutluluklar diliyorum geç kalmış olsam da,ufaklığı soruyorum sonunda.Çok beklemeden cevabı geliyor mesajımın,teşekkür ediyor bana,okulumu soruyor ''devam ediyorsun hala,çok güzel'' diyor.Son sorumu da ''Çok yoruyor beni,yaramaz.Abisine çekmiş.'' diye yanıtlıyor.Cevap vermiyorum bu defa,karanlığa sığınıyorum etrafımda teknolojik ne varsa kapatıp.Düşüncelerimin ardı arkası gelmiyor bir türlü.


                       Onun adına mutlu muyum kendi adıma üzgün olduğum kadar peki? Evet,erken evlenmiş.Çocuk yaşta belki de.Ama şimdi bir ''anne''...Benim hayatta istediğim en önemli şey,kendim için istediğim tek gerçek şey belki de,herkes bilir ne kadar aşık olduğumu bu rüyaya.Bu yüzden soramıyorum bir türlü ''annelik nasıl gidiyor?'' diye sevgili arkadaşıma.Kıskanıyorum onu,bilmiyor haliyle.


                                                                ***

                       Birkaç gün sis gibi dolanıyorum evin içinde,bulut gibi yoğun ve nemli...Biri istemeden dokunsa döküleceğim tane tane.Mutlu,umutlu annelik düşleriyle uyuduğum günleri hatırlıyorum tekrar.Uzun uzun kendimi seyrediyorum aynada; haklalanmış göz altlarıma,çatlak dudaklarıma bakıyorum,elimi karnımda buluyorum.Nicedir çöl olmasına hüküm verdiğim karnımı izliyorum bir de.


                      Çöl ;benim çölüm...Çocukluk arkadaşımın iki nur topuyla kıyaslanabilir mi hiç?! Sahip olduğum her şeyi toplasam o bebeklerden bir tanesi edebilir mi?!

                                                               ***
           
                      Annem yakalıyor ağlarken balkonda,saklamıyorum gözyaşlarımı.''Ne oldu?'' suna karşılık ''arkadaşımın bebeği olmuş'' diyorum.Sarılıyor sımsıcak ama anne ya ille de kızgın sesiyle soruyor ''Niye ağlıyorsun o zaman kızım? hmm!?'' İstiyorum ki konuşmadan,öylece okuyabilsin içimdekileri,nedenleri...Sonra,''hiç bebeğim olmayacak benim,çöl kalacak benim karnım''diye günlerdir içimde tekrarladığım cümleleri döküveriyorum bir anda anneme.İtiyor anında beni kendinden uzağa...

                   ''Suuusss kız! o nasıl laf öyle! Küstüreceksin,kurutacaksın şimdi! Ağzından yel alsın.''

  
                   Anneme bir türlü anlatamadığım,anlamasını sağlayamadığım şey yine aramıza mesafe koyuyor.Belki de anlamak işine gelmeyeceğinden asla hak vermiyor bana.Ona göre evlilik biraz da fikir ticareti,vitrin bakar gibi gelen görücülerin yanlışı yok.Aradığı insanın özelliklerini listeleyip annesinin eline tutuşturan zihniyette de yanlış bir şey yok.Aşk konu dışı tamamen,nikahta keramet varmış,olmamazlık ihtimali hiç düşünülmemiş....''Hepimiz aşk çocuğu muyuz ayol?''


                 Hepimiz aşk çocuğu olsaydık,olabilseydik keşke...Aşk bebeği ; aşkı görür,bilirdi.O vakit,her köşe başı veya her adımda sevmekten önce ne kadar dokunabileceğinin,ne kadar öpebileceğinin pazarlığını yapan insanlarla karşılaşıp duruyor olmazdık biz de.


                    Bebeğim,aşk bebeği olsun istiyorum ben.Olmayacaksa ''çöl'' kabul ediyorum kendimi zaten.Öyle zannediyorum.


                                           ***


                    Doğmayacağına kanaat getirdiğim bebeğin başkalararı tarafından dünyaya getiriliyor oluşunu kabullemediğimi anlıyorum,arkadaşımda görünce anneliği; bunun için ne derece hasret beslediğimin ayrımına varıyorum.

                    Bir başka günün sabahı,hediye edilmişçesine güzel bir rüyadan uyanıyorum.Sabah mahmurluğuyla gözlerime bakıyorum aynada,tekrar dudaklarıma ve ''çöl''üme...


                    Günlerdir bilerek ertelediğim,es geçip sormadığım bir soru yöneltiyorum arkadaşıma sonra.

                   ''Annelik nasıl?''

                    
   30.09.'11


              
              

          

                

17 Eylül 2011 Cumartesi

Sahil Günlüğü ''Dolunay''

                Tahayyül eder dururdum hep,eğer bir gün yazmak istemezse şu kalem,şu can diye.Nasıl olabileceğini düşünürdüm,aşk bende durduğu müddetçe.
             
              Ve şimdi...Şimdi ise,yazmayı istemiyor canım...Kalem,dile gelsin de konuşsun istiyorum...Yazmaktan öte yaşıyorum yazmaya-yazılmaya değer,güzel ve tadına doyulmaz ne varsa...Anlatmaya çırpınmak o kadar anlamsız duruyor ki şu safhada...Anlamların,tadın hepsi bende zira...


              Karşımda çarşaf gibi deniz ve gece,dolunay eşliğinde...Ay şavkına karşı çiziktirmek de varmış kaderde.


              Sorsalar karşımdaki denizin sahibiyim,en küçük dalgasına değin...Yuva olduğu tekmil deniz canlısına,yosunlarına,mercanlarına ben sahipmişim,hükmedebilirmişim gibi...Onlar kadar güzel,onlar kadar anlamlıymışım gibi...


              Hayır efendim! Şaka değil bu mutluluk...Kullandığım ilaçların etkisi de değil,burası iyileştiriyor beni.Ciğerlerime doldurduğum hava değil,huzur soluyorum...Terk etmek istemiyorum bu aptal kalabalığı,ne yaptığımı bildiğimi sandırıyor ve amacım olduğunu...

              Gözüme kestirdiğim dalgayla kucaklaşabilmek için telaş duyuyorum artık içimde.Uzun zamandır ilk defa belki de,mutlulukla açıyorum gözlerimi doğan güne.Güneşe teslim oluyorum her gün,denizin koynunda hayat buluyorum,sonra yeniden bedenimi hissediyorum rüzgarın öpüşten yumuşak her bir dokunuşu ile.

              
             Ey aşk! Gece,deniz ve dolunay büyüsünden fazla değilsin şimdi...Acın,sızın,kanın da yok...Üstelik ''ahh min'el aşk!'' diye inletmiyor,göğsümdekini biletmiyorsun.Artık söz ver bana kaysın bir yıldız bu gece ve sonsuz olsun,olsun dileğim.


 13.07.'11
           



                 P.S: Ruh halim tam bir ''flightless bird'' idi şuncağızları çiziktirirken :))
         

10 Eylül 2011 Cumartesi

Tatil (The Holiday)

Hans Zimmer -Maestro

                  
                                       
            Aşk hakkında yazılan herşeyin nerdeyse tamamının doğru olduğunu düşünüyorum...
 Shakespeare demiş ki "yolculuklar aşıkların buluştuğu noktada sona erer". Ne sıradışı bir fikir!.Buna benzer bişey yaşamadım ama eminim Shakespeare yaşamıştır.

            Sanırım aşk konusuna herkesde daha fazla kafayı yoruyorum.Aşkın hayatlarımıza her zaman yön vermesine hayran kalmışımdır."Aşkın gözü kördür" lafınıda Shakespeare söylemiştir.İşte bunun doğruluğundan eminim.

             Bazılarına göre aşk açıklanamaz bir biçimde solup gider.Bazılarına göre ise aşk yitip gider.Ama sonrasında aşk insanın karşısına tekrar çıkabilir.Tek geceliğine bile olsa.Bide başka türlü bir aşk vardır.En zalim olan ve kurbanını süründüren aşk.Adı karşılıksız aşktır.Bu konuda bir uzman sayılırım işte.

            Çoğu aşk hikayesi birbirine aşık insanları konu alır.Peki geri kalanına nolucak ?
            Karşılıksız aşık olanlar, sevipte sevilemeyenler...Biz tek taraflı aşkın kurbanlarıyız,lanetlenmiş aşıklarız.Yaralı insanlarız ,tek başımızayız park yeri bile bulamayız...

            Evet şu anda bu söylediklerime iyi bir örnek olan birine bakıyorsunuz.3 koca senedir şu aptal adama aşığım.Hayatımın en berbat yılları ve nolleri ve noel arefeleri ,en kötü doğum günleri ,gözyaşlarıyla geçmiş 3 koca yıl...Aldığım sakinleştiricilerle ömrümün en kötü yılları oldu. Çünkü beni sevmeyen ve asla sevmeyecek birine aşığım.

            Aman tanrım! onu görmek bile bana yetiyor kalp atışlarım hızlanıyor,nefesim kesiliyor,tamamen yutkunamaz hale geliyorum. "Ahh cess sakın bana hala ..." Hayır hayır o eskidendi çok eskiden ! "Ah cess onla birlikte miydin" Hayır ben ona aşıktım ... "zor olmalı!" Ağlıyor gibi mi görünüyorum? Ah ne aptalım...

            (İris'in sözleri - Tatil/ The Holiday)

6 Ağustos 2011 Cumartesi

AŞIK İKİ RUH

             Gözlerimi O’na dikip yürümemdi görenleri hayrete düşüren.Onların ”boşluk” dediğine benim ”zahir” demem de büyük suçtu.Suç;karanlıkta sureti bana parıldayanı,kollarını açmış bana koşanı sadece benim görebiliyor olmamdı.Onlar aramızda duran zaman perdesine boşluk diyorlardı.

             Bana doğru koşmasından bir sonuç çıkardım; hızlanmıştı.Öyleyse artık benim burada olduğumun farkındaydı.ikimiz de haberdardık birbirimizden şimdi.Çok zamanı acılarla,kederlerle doldurduktan sonra ”tuhaf ” ya da ”saçmalık” deyip yine de içinden çıkamadığımız; bir türlü adlandıramadığımız, anlamlandıramadığımız olayların sırrını aynı anda çözüvermiştik işte.Aynı cümle ağzımızdan çıkıp semada yankılandı ardı ardına : ”O burada! Koşmalıyım ona olanca hızımla!”

            Çok sonra,birbirimize ulaştıktan sonra bunun tılsımlı bir aşk olduğuna herkes gözleriyle şahit olacak,aşkımızın hikayesi dillerde destan olarak kalacaktı sonraki kuşaklara.”Onlar ki!” diyecekler ”Allah evvelinden kavuşmaları daha kıymetli olsun diye her saniyelerini azapla doldurup,günü geceye bağlarken yalnız ve yalnız hasretten ‘Ahh!’ ettiler.Gayrısına da ucunda sevdiğine kavuşmak olduğu için şükür.”

           Anlayacaklardı ki; bedenlerimiz ayrı birer katre halinde ana rahmine düştüğü andan itibaren birbirini çekmeye Allah’ın emri ile komutlanmıştı.

           Anlayacaklardı ki; yalnızca birbirimizin dudak izleriyle mühürlenmiş alın yazısıydı bu aşk.Cennetin bebek melekleri iken henüz sözleşmiştik ruhlar aleminde.

***
          Şizofreninin ne olduğunu da içimdekiler kuş olup dudaklarımda kanatlanmayana kadar bilmezdim.21.YY da her sıkıntının bir hastalığı varmış,öğrendim.Bir de her hastalıktan anlayanları(!) ”Ondan yayılanı hissediyorum, her duygusu hare hare bana çarpıyor,çok uzakta değil.” Dediğimde bunun adı ”aşktır’”yerine ”şizofrenidir” yanıtını verenler daha sonra susacaklardı.
Hayal ile gerçeği karıştırdığımı söylüyorlardı.Aşkı,modaya uygun olanının aksine sarılıp dokunamadığıma,daha hiç görüp tanımadığıma duyduğumu söylemekten ötürü beni şizofren addediyorlardı.Sebep dokunamamak ise; ölmüşe nicedir aşk duymadı mı insanoğlu? Ölüm aşkı öldüremedi. Sebep görüp tanımamak ise; elini karnına koyan anne aşık olmadı mı doğmamış yavrusuna? Bilmemek aşka engel olamadı.

          Anlayacaklardı ki; ruh hiçbir zaman ölmez ve ister an ile olsun ister konum ile mesafe engel değildir feryadını duymaya aşığının.

  ***
          Çok sonra,ne zaman ki ’kutlu’ istikamette biz buluştuktan sonra bütün o insanlar bu aşkın başından doğruluğuna inanacak,’hazan yüzlü adam’a koşarken,o yolda bıkmadan, usanmadan tekrarladığım duayı,sonrasında gönlüne aşk düşenler dillerine bağlayacaklardı.
             ''Ey Rabbim!
              Bana giydirdiğin şu bedenim fani bir hırka,
              Varsın hırkam burada dursun, yeter ki üflediğin ‘ruhu’ kavuştur O’na!''

              15.04.’11

P.S: Nisan ayında Fanzin için bir solukta çiziktirdiğim İki Aşık Ruh,dergi henüz elime ulaşamasa da yayınlandı ve derginin yazı grubunda olmamı sağladı.Emeği geçen müziğe teşekkür etmeden olmaz.Yazının başından sonuna kadar dinlediğim,ilk paragraftan attığım en son noktaya kadar aynı duyguyla kalmamı sağlaması olağanüstüydü ki en zorlandığım kısım bu;yazarken duyguyu taze tutmak.

                                    İncir Reçeli Soundtrack - Diriliş
                                   

Yalan Yok,Özledim Çok

                 Bilmem hangi şarkının nakaratı,hangi şiirin dizesi ''yalan yok,özledim çok!''.Özledim arkadaşlar,özledim burada çiziktirmeyi,sürekli saçmalıyor olsam da,özledim işte... :)

                 Anlatacak o kadar çok şey var ki! Yeni olan her şey; yeni planlar,hedefler,çalışmalar...En önemlisi artık klavyenin ucunda yeni bir ''ben'' var ve bu ''yeni ben'' çok çok hoşuma gidiyor.

                 İyi bir tatilin ruhuma bu denli iyi geleceğini asla tahmin etmezdim.Çünkü düşünce şeklim şuydu ''dert seninle olduğun yere gelir''.Ne kadar kaçarsam kaçayım,nereye gidersem gideyim sorunlarımdan kaçmakla kurtulamayacağımı söyler dururdum kendime.Bu yüzden onlardan kaçmaya yeltenmedim hiç,üzüntü ve kederlerim nereye iterse oraya sürüklendim hep pupa yelken.Yanlışmış oysa...Evet dertler seninle olduğun yere gelir,ama onların ortadan kaldırılmasına direnmek niye? Çözümlenemiyorsa bir türlü,ertelemek yerine çözmeye diretmek niye? Bunun işi daha da zorlaştırdığını tecrübe etmek içindir belki de...

               Güzel günler geçirmek,güzeldir...Var olduğunu sandığınız,kendinizi geçtiğine  inandıramadığınız kötü zamanların artık geçtiğinin farkına vardırır,değiştiğinizin farkına vardırır.
     
             Güzel günler geçirdim dostlar...Benim hayatımı terkettiğine inandığım,semtime artık uğramadığını sandığım güzellik içinde,rüya içinde geçirdim zamanı...Anlatacağım,o zamanı tüm güzellikleriyle taptaze bir anı yazısı olarak paylaşacağım.Henüz büyüsünden kurtuldum ve henüz kalemliyorum,biraz kurgu biraz duygu ilave ederek...Kalanlarla yetinmeli şimdi,bi dahası var derken sevinmeli...
            


                                           GARY JULES - Mad World                                                 

                                         
Etrafımda hep tanıdık yüzler,
Yipranmış yerler, yıpranmış yüzler,
Aydınlık ve erken bir gün yarışları için,
Hiç bir yere gitmezler,

Gözyaşları gözlüklerine dolar,
İfade yok, ruhlar yok,
Çevirdim kafamı, kederimde boğulmaya,
Yarın yok, yarın yok,

Bir tür eğlence buldum bunu,
Bir tür keder, üzüntü,
İçinde olduğum rüyalar,
En iyileriydi, şimdiye kadar,

Sana söylemek zordu bunu,
Hem, üstlenmek zordu,
Daireler içinde döner insanlar,
Buradalar,
Deli dünyada, deli dünyadalar,

Çocuklar bekliyorlar güzel günleri,
"Mutlu yıllar", "iyi ki doğdun",
Her çocuk anlıyor, "oturup dinlemeyi",
"Oturup dinlemeyi",

Okula gittiğimde ürkektim,
Kimse bilmedi beni,
"- Öğretmenim, söyle bana ödevimi!"
''Gör beni, gör yüreğimi!"

Bir tür eğlence buldum bunu,
Bir tür keder, üzüntü,
İçinde olduğum rüyalar,
En iyileriydi, şimdiye kadar,

Sana söylemek zordu bunu,
Hem, üstlenmek zordu,
Daireler içinde döner insanlar,
Buradalar,
Deli dünyada, deli dünyadalar

                  
                P.S:Anılar,ince bir çizgi çiziyor içimde şimdi,tıpkı bu piyanistin ve bu sesin içimde çizdiği çizgi gibi...

24 Haziran 2011 Cuma

Merhaba Çok Çok Uzaklar

               Selam size Aşık Kalem'imin az ama öz okuyucuları.Bir baktım da bugün 633 defa tıklanmışız.Hadi 133 tık benim olsun da geriye 500 tık kalıyor.Reklam yapmadığıma,kimseye zorla okutturmadığıma göre net 500 benim için büyük ve önemli bir sayı.Küçümsenebilir ilerki zamanlarda sayı giderek artarsa tabii.Temmennimiz ve isteğimiz bu yöndedir.Ama yine de 500'ün hakkını yememek gerek,sonuçta bu benim ruh halime göre anlık çiziktirdiğim bi nevi sanal günlüğüm ya da her ne karmaşaysa :)

             Eh biraz ahvalimden söz etmenin zamanıdır öyleyse.Yani söz etmemi gerekli kılan sağlam sebepler mevcut heybemde.Zaman içerisinde onları birer birer toplayıp attım heybenin içine.Toplarken durup da bakmaya vakit ayıramadığım,hayata yeniden başlayabilmem için heybenin içindeki sebepleri çıkarıp da önüme seremediğim onca zaman...3 yıl arkadaşlar...Az buz değil!..Ömrümden çaldığım koca 3 yıl...Belki de önümde yaşamak için bir 3 yıl daha yok.Ya da bundan sonra attığım adımları daha sağlam atabilmem için bu zamanı böyle geçirmek gerekliydi her şeyden çok.Düşünceler iyimserliğe göre değişir durum için. 

             Şimdi konudan sapıyorum...Biraz aykırılıktan kimseye zarar gelmez,değil mi? Yazının orta yerinde şarkı paylaşmak adetim değildir.Ama istiyorum ki artık eskisine göre farklı dursun yazılarım da.
                
                                                Celine Dion - New Day Has Come                          





                      
                                          Dinlerken paylaşmak istedim...Paylaşmak güzeldir...

                Yazıya kaldığımız yerden devam edelim efendim,kızmayınız lütfen...Yazının gidişatını bile değiştirebiliyor bazen dinlediklerim.Bencillik etmek istemedim.

                Nerde kalmıştık? Hah! Tamam! Sözün özü 3 yılım eğitim,sosyal ve aile hayatımdan mahrum bir şekilde geçti.Tembelliğin daniskasını yaptım.Oblomovluk ki hem de nasıl.Çok üzüldüm,çok ağladım,depresyonu koza gibi dört bir yanıma sardım.İçinden elbette farklı bir şekilde çıkacaktım o kozanın.Uyku hapları...Depreksler...Prozaclar...Kozanın içerisindeyken ana besin maddelerim.Haliyle epey bir kilo kaybım oldu,en mutlu günlerimden boşluğa düşeli...13-14 küsür kilo kaybettirdi bana oblomovluk,oblomovun tersine...

                 Burda çiziktirdiğim her satır o kozaya geçirdiğim tırnaklarımdan biriydi.Biliyorum ki kabullenemeyişlerim,itirazlarım ve isyanlarımın hepsi o kozayı parçalamama yadımcı olan şeylerdi.


                 Şimdi bitti...Kelebek miyim diye sorarsanız,cevabım hayır henüz değilim.Yine de onca şeyin ağırlığı var.Birileri söylerdi hep hani ''zor olacak,çok zor olacak lakin atlatacaksın''da inanmazdım.
Oluyor,depresyon da geçiyor,aşk da,acı da.Fakat bizim kozamız kelebeklerinki gibi ipekten değil,camdan.Kırıp çıktığınızda elbette izi,yarası kalıyor.Bana göre kalmalı da,geçip gittiğini kendi gözlerimizle görerek inanmamız için gerekli.

                      
                  Kendi kendime endişe edip,kendi kendimi teselli ediyorum ''Aşık Kalem'in işi bitmiş olabilir mi?'' diye,''hiç biter mi?!'' Procaclara,ataraxlara devam...Gün yeni ışıdı benim için,ışığın büyüsüne öyle hemen kanmak olmaz.Hayatımı yoluna koymaya ya da kaldığım yerden -keza bi süredir hayattan istifa ettiğimi düşünüyordum-devam etmeye niyetliyim.Her ayrıntıyı,sorunu halledene kadar da Pollyanna olmayacağımı biliyorum.

                   Bir hafta boyunca buraya yazmayı özlediğimi itiraf edebilirim sanırım.Ama yine de vazgeçmek yok,mücadeleye devam.Kazanana kadar geçen sürede yazmayı aksatacağım.Bilginize çok değerli okuyucularım...

                  Kucak dolusu sevgiler Aşık Kalem'den...

P.S: 633 için teşekkürler :)

3 Haziran 2011 Cuma

Günün Tavsiyeleri -2

      Aşık Kalem'den 2. Moda Göre Müzik Tavsiyesi.


 1.ÜZGÜN MOD : Daha evvel çokça söylediğim üzere üzgün mod benim favori modumdur.Ve bu moddayken alternatifim de çoktur.Ama bu şarkı sözleriyle o kadar çok şey ifade ediyor ki ve tınısıyla,gitarın arpeji içimde atılır sanki.Her şeyden öte dinleyince hep şunu düşünürüm; ne güzeldir bir insanın bir insana ''and after all,you're my wonderwall'' demesi...
       
                                  Ryan Adams - Wonderwall                              


2.MUTLU MOD :  Bu şarkı benim çok sevdiklerimden yine.Mutlu moddayken özellikle mutlu bahar sabahlarında,otların çayırların arasında mutlu mutlu koşuştururken kulağınıza yakışır.


                                 Missy Higgins - Steer

3.HİPERAKTİF MOD : Evet sound'unu çok çok beğendiğim şarkılardan bir tanesi.Açıklamaya gerek yok pek dinlerken zaten hiperaktif oluveriyorsunuz :)

                                 Goldfinger-Counting the days


4.ASABİ MOD :  Kesinlikle sert kesinlikle kızgınlığa iyi geliyor.Test edildi,onaylandı.

                                 Bullet For My Valentine-Tears Don't fall


5.AĞLAK MOD :  Bazen ağlayamadığımda açar şarkımı gözyaşlarına boğulurum.Benim lise sıralarından bu yana ne zaman ki bu mod içerisindeysem hep kulağımda olmuştur birazdan paylaşacağım şarkı.Girişteki yağmur sesi zaten sel olacak gözyaşlarının habercisi rolünü üstleniyor.

                                  Theatre of Tragedy- A Distance There is

6.DİNGİN MOD :  Üzgün modda paylaştığım Wonderwall şarkısında olduğu gibi bu şarkıyı da ilk seslendiren paylaşacağım versiyonundaki sanatçımız değil.Böylesi şarkıların pek çok yorumlayanı oluyor.Ben bu bayanın sesini ve yorumu çok beğendiğimden bu versiyonu paylaşacağım.Şarkı kült zaten bilenler bilir.Dingin mod için gayet uygun bulurum.

                                 Kate Voegele - Hallelujah

7.AŞIK MOD : Umut dolu aşıklar için gelecek bu şarkı.Yine bir kült,kuş cıvıltılarının iç gıdıklattığı şaheser.Severim kendilerini ama aşkın böylesi mutlu evresini atlatalı çok oldu,diliyorum yine bir zaman yeniden bu gibi şarkılara neşeyle katılacağım günler gelir.

                                Minnie Riperton - Loving You

8.NÖTR MOD :  Kendileriyle daha önce Lost dizisinde tanışmışsınızdır,soundtracklerinden kesinlikle en sevileniydi.Ben severim,hepimiz severiz.Bu mod için gayet uygundur diye düşünüyorum.

                                Mama Cass Elliot- Make Your Own Kind of Music

9.HOPPA MOD : Bu modu sevmem demiştim lakin paylaşacağım şarkı fikrimi değiştiriyor arkadaşlar.Bugünlerde doğum günüm oldu,haliyle hoppa moddaydım ve bugüne kadar sabah akşam bu şarkıyı dinleyip koptuk.Çok hoşuma gitti,gider gitmez de mp3 çalarımın değişmez listesine ekledim :)
                              
                                Robyn - Call Your Girlfriend                              


-------------------------


                              Şimdiiiiiii bir de ne yapıyorduk bakalım? Günün şarkılarını sıraladıktan sonra günün modunu belirleyip şarkımızı videosuyla paylaşıyor,bulabilirsek çevirisini de ekliyorduk.Ama bugün ruh halim çok karışık,aralarında sıyrılan yok mod olarak.Belki yine aynı moddan olacak ama,''wonderwall'' benim çok kıymet verdiğim bir şarkı.

                                                  
                                              Ryan Adams - Wonderwall
            
                                              
                             
Today is gonna be the day that they're gonna throw it back to you
Bugün sana geri fırlatacakları gün olacak

By now you should've somehow realized what you gotta do
Şu an itibariyle ne yapman gerektiğini bir şekilde farketmiş olmalıydın

I don't believe that anybody feels the way I do about you now
Şu anda kimsenin senin hakkında benim gibi düşündüğüne inanmıyorum

Back-beat the word was on the street
Arka-vurgu, sözler sokaktaydı

That the fire in your heart is out
Kalbindeki ateşin dışarı çıktığına dair

I'm sure you've heard it all before
Eminim hepsini daha önce duydun

But you never really had a doubt
Ama hiç şüphe etmemiştin

I don't believe that anybody feels the way I do about you now
Şu anda kimsenin senin hakkında benim gibi düşündüğüne inanmıyorum

And all the roads we have to walk along are winding
Ve yürümek zorunda olduğumuz tüm yollar dolanbaçlı

And all the lights that lead us there are blinding
Ve bizi oraya götüren tüm ışıklar kör edici

There are many things that I would like to say to you
Sana söylemek istediğim birçok şey var

But I don't know how
Ama nasıl söylesem bilemiyorum

Nakarat :

[ Because maybe
Çünkü belki

You're gonna be the one that saves me
Beni kurtacak kişi sen olacaksın

And after all
Ve sonuçta

You're my wonderwall
Sen benim tek varlığımsın(dayanağımsın) ]

Today was gonna be the day but they'll never throw it back to you
Bugün öyle bir gün olacaktı ama asla sana geri fırlatamayacklar

By now you should've somehow realized what you're not to do
Şu an itibariyle ne yapmaman gerektiğini bir şekilde farketmiş olmalıydın

I don't believe that anybody feels the way I do about you now
Şu anda kimsenin senin hakkında benim gibi düşündüğüne inanmıyorum

And all the roads that lead you there were winding
Ve seni oraya götüren tüm yollar dolanbaçlıydı

And all the lights that light the way are blinding
Ve yolu aydınlatan tüm ışıklar kör edici

There are many things that I would like to say to you
Sana söylemek istediğim birçok şey var

But I don't know how
Ama nasıl söylesem bilemiyorum

Nakarat
[ Because(Çünkü) yerine I said(Dedim ki) ]


P.S: Şarkının ilk versiyonu Oasis'indir.Fakat ben Ryan Adams yorumunda çok ayrı bir tat bulurum.Kilit söz ''wonderwall''
Aşık Kalem İyi Dinlemeler diler...

2 Haziran 2011 Perşembe

Günün Tavsiyeleri'ne Giriş (Bahaneler :P)

                Tamam tamam biliyorum puuff! günlük tavsiye olmaktan çıktı aylık oldu bu kısım.Tabii baştaki düşüncem sizi temin ederim bu değildi.Bunu günlük olarak hazırlamak gerçekten çok zor.Neden mi? Vaktimin çoğunda bunalım takılıyorum,ahh bir bilseniz bişeye odaklanmakta ne kadar zorluk çekiyorum...İlk olarak zihnim benle kavgaya tutuşuyor,çatışıyoruz kelimenin tam anlamıyla,kendi zihnimin ağır hakaretlerine mağruz kalıyorum ne zaman ki 'tamam kızım artık toparlan ve düşünmen gerekeni düşün' dediğimde kendime.İçimde kaç farklı ses var bilmiyorum,bazen sayamıyorum onları o kadar kalabalık oluyor yani.Geçmişimdeki insanların sesleri,annemin,babamın,kardeşlerimin,kuzenlerimin,arkadaşlarımın...Bunlar yetmezmiş gibi bir de yakama yapışan kendi karmaşık iç seslerim var.Zihnim,iyi sesim(vicdanım),kötü sesim (nefsim),kendi sesim...

                Bir romanda okumuştum kendisiyle asla barışamayan insanların iç seslerindeki karmaşıklığı Hindistanda 'meditasyon' ile çözümlemenin yolu varmış.Hatta okuduğum roman;bayan yazarın depresyon haline nasıl girdiğini ve ondan kurtulma evrelerini anlatan bi nevi günce.(Hayır Siyah Süt değil! Orada anlatılan Postnatal depresyondu,ilk doğum ve annelik duygusunun kadında yarattığı şoku Elif Şafak çok beğendiğim üslubuyla kaleme almıştı yaşayan olarak.) O romanın ismini vermeyeceğim çünkü yazarla feci derecede benzeşiyoruz kişilik olarak.Olaylar karşısındaki tutumlarımız,en sevdiğimiz  lisan,en sevdiğimiz şehir,karşı cins hakkında düşüncelerimiz,aşk hakkında düşüncelerimiz...Şaşırtıcıdır,kadının abartmalarını bile kendime benzetiyorum.Hatta depresyona yakalandığımız yer bile aynı! Banyo! Aynı şekilde hıçkırıklara boğulmuş halde banyo mermerine kapaklanmışız.O sebeple tanımlamalarını el üstünde tutarım bu yazarın.Bir yerde bazı insanların ruhlarının doğuştan sakin olduğunu,bazı insanların ruhlarının ise deli olduğunu yazmıştı kendi ruhu gibi-benim ruhum gibi-.O kendini bulmak için depresyonun fırtınasının da etkisiyle bir yığın ülkeye gitmiş.Hindistanda iç seslerini terbiye etmeyi öğrenmiş ve deli olan ruhunu dinginleştirmeyi.Birkaç aşk yaşamış,başından bir evlilik geçmiş ve en sonunda gerçek aşkını bu seyahatleri sırasında bulmuş.Öyleyse ben de bugün burada saat itibari ile dilemediğim hala geçerli olduğunu düşündüğüm dilek hakkımı kullanıyorum -mumları üflerken aklıma gelmedi kahretsin!- '' Allah'ım,lütfen lütfen! Yalvarırım günün birinde öyle seyahat etmek bana da nasip olsun,sabah 4.30 meditasyonlarına bile razıyım,yeter ki bu deli ruh akıllanıp sussun,yoksa aklımı da delirtecek''

               İşte bu sebeplerdendir ki zaten planladığım,yapmak istediğim çoğu şeyi günaşırı erteliyorum.Bugün yapmak istiyorum ve içimde büyük bir heyecan duyuyorum planladığım şey için,ertesi gün depresyon ve bu deli ruhun da etkisiyle vazgeçiyorum.Kendimde yeterli gücü hiç görmüyorum.Biri bütüün enerjimi bedenimden çekip almış gibi.Öyle ki bu sadece sanal değil sosyal hayatıma da yansıyor.Yazmaktan geri kaldığım kadar,gerçekte çok sevdiğim okumak işinden,pek sevmesem bile okuluma yoğunlaşmak derslerime çalışmak işinden geri kalıyorum  ve - gülmeyeceğinize söz verirseniz itiraf edeceğim-odamdan çıkıp evdekilere 'merhaba'  demeye bile isteğim,bu isteği hissedecek gücüm olmuyor.Beni anladığınızı umuyorum pek değerli blog sakinlerim.

                  Aşık Kalem'in sözü bitmez,ama gücü tükeniyor sanki...Elimden geleni yapmaya çalışacağım yine de.Sevgilerle...
                         

31 Mayıs 2011 Salı

Pastane Günlüğü: 'Çaya Üç Şeker'

                                  Şehrin bilip bilmediğim bütün sokaklarında seni aramak; ruhumu acıtırken yine de içimi gıdıklayan bir şey  itiraf etmeliyim.Yeniden kalbinin yakınımda attığını bilmek; hem acı hem de tatlı.Beni ve şehri terkettiğinden bu yana onca zaman geçmesine karşın üstelik.
                                   Her köşeyi seninle karşılaşma heyecanı tutarak dönmek,bildiğim sokaklarda kaybolmak,geçtiğim yolları tekrar ve tekrar arşınlamak,nerdeyse her erkek silüetini sana benzetmek sonra cesaret edip de yüzlerine bakabildiğimde sen olmadıklarını anlamak,bir parça sevinmek buna ve çokça kahrolmak…
                                 Mantığımın yönetiminden çıkmış ayaklarım yoruluverirse eğer tutup ‘senin orada olabilme ihtimalinin olduğunu düşündüğüm bütün’  kafe yahut pastanelerden birine gidiyorum şehre döndüğünden beri.Kimseye de bu denli çaresizliğe büründüğümü göstermediğimden veya kimsenin böylesi deliliğe eşlik etmeye gönüllü olmayacağını tahmin ettiğimden,belki dahası; birini dinleyip sohbet edebilecek ne zihne ne de ruh haline sahip olduğumu bildiğimden yalnız oturuyorum masalara.Ne kadar korkunç!
                                   Orada olabilme ihtimalinin olduğunu varsaydığım pastanelerden birinde,koca kalabalık içerisinde karşısında bir başka şıkırtıdan bile mahrum çay bardağım ile oturmaktayım yine.Daha da utanç verici olan bundan yarım saat öncesinde  başka pastane-kafe karışımı bir yerde bulunmam,karnımın acıktığını öne sürerek.Kendimi ya da garsonları kandırdığım bahaneyi geçersek gerçekte sırf seni aradım orada da,burada olduğu gibi.Bulsaydım seni,bulabilseydim,doğru tahmin yürütüp görebilseydim bir an için,ne olurdu bilmiyorum…Ne yapardım? Ne düşünürdüm? Ne hissederdim?.. Hiç bilmiyorum  … Doğrusu bütün çabamın seni bulmak olduğundan dahi emin değilim. Hele böyle en köşe masada yapayalnız oturmuş herkes gülüp eğlenirken onlara katılmak yerine elimde kalem beni asla duymayacak olan sana hitap edip,seninle konuşur gibi yazmamın amacını hiç ama hiç bilmiyorum…Kendimi ben de anlamıyorum…Delilik!  Ki buna emin olmama rağmen devam ettiriyorum…     
                                     Bunları bir yana bırakıp masamın evsafından söz edeyim sana .Buranın en köşesi,hemen hemen herkesi görebildiğim camdan geçip gidenleri de kontrol edebildiğim bir masa.Zaman zaman etrafımdaki insanları unutup kendi kendime  konuştuğumdan,içimden konuşurken garip surat ifadeleri takındığımdan mekana hakim  ama insanlara uzak bir köşe başkaları tarafından fark edilmek için.Zihnimle konuşmaktan yorulduğumda,tıkanıp doğru  kelimeleri  aradığımda yazmak için ise cam kenarı müthiş verimli oluyor…Dalıp gitmişim yine,bitmiş çayımı tazelemeyi teklif eden garsonu görmüyorum bir an…Kısa süre sonra sıcacık çayım geliyor 3 şekeri ile,teşekkür ediyorum…


                                    Ahh! sen hiç bilmedin, anlatmaya fırsatım olmadı ya da,evet çayı çok şekerli içerim.Şekeri sevmemden çok bu benim çocuk aklıma yaptığım bir gönderme.Anımsatma  ya da çocukça bir oyun demeliyim.4 yaşımdan tek hatırladığım çaya üç şeker atmasını istemekti annemden.Annem anlamaz  nedenini,o zamanlar ailemizin üç kişilik olmasını hep sevmiştim,annem-babam ve tek çocukları ben.Her  nedense özel hissederdim kendimi öyle. Çay; annem ve babamın içtiği büyüklere özgü benim anlamlandıramadığım bir içecekti.Ondan çay istediğimde,şekeri ”bir anneme,bir babama,bir de bana” diye eklediğini düşünürdüm.3 sayısı değerliydi ve biz’di.Sonra yıllar geçti ve ailemize kardeşlerim de katıldı,Üç’ün bir özelliği kalmadı…Sonra ne zaman ki seninle tanıştık,ne zaman ki kendimi sana aşıkken buldum -çocuklaştığımı bilirsin aşkla- Üç şeker ; ”bir sen,bir ben,bir de hayali yavrumuz ”  için atılır oldu.Bilmezsin,sonra ben ne zaman çaya üç şeker atsam hep mutlu bir anne gibi gülümsedim o bardağa,”biz” olduğumuz zamanlarda…Bugün olduğu gibi sonrasında ‘çaya üç şeker’ hep yüreğimi burktu…
                                    ”Benim olmayan sen,eli bağrında kalan ben,asla doğmayacak yavrumuz” çayda eriyip gitti kendiliğinden.Doğrusu yoruldum artık bu benzetmelerden.Hava giderek kararıyor,kalkmadan bir bildiğimi söyleyeyim;seni bulamayacağımı biliyorum bir daha buralarda ve biliyorum,küçük bu şehir ama sen de bilirsin ki olasılık hesaplarında hiç iyi olmadım ben.Haberin yok tabii hem zaten kaldım geçen dönem aldığım İstatistik dersinden.Hesap yapmakta hiç iyi olamadım,bilirsin hesabı ödeyip gitmekte ise üstüme yok!

                   Damla Dilan ÜÇYOL
                           08.02.’11

26 Mayıs 2011 Perşembe

Eskilerden Eser Bir Yel

                       Bir garip ezgi duyarsınız,eskilerden...Kalbinizi avuçlarınıza alıp ezginin dizlerine yaslanmak istediğiniz türden.Bir garip müzik,bir garip tını bu...Müziği kulağınıza değdiği müddetçe güvende hissettiğiniz.

                  Peki ya sözler? Birileri sizden habersiz göğsünüzü açıp kalbinizden geçenleri kağıda dökmüş olmalı.Diyorsunuz ki;''Bu sözler benim.Sanki benim gibi,evet! mutlaka geçmişte aklımdan geçirdim bunları.''

                   Merak uyandırdı bu kadar kelam eminim.Ben henüz 5 yaşındayken ''daha dün annemizin kollarında yaşarken,çiçekli bahçemizin yollarında koşarken'' şarkısını söylerken çıkmış bu şarkı.Bilsemmm ahh! bir bilsem,''çocuk!'' derdim kendime,''Aşık olacaksın sonra şarkılara da.Annenin kolları,okulun yolları yetmeyecek.Var söyleme bunları,ömrün akibetin hep aşk senin.'' 5 yaşında anlamazdım şarkının güzelliğinden,15 yıl sonra bugün o şarkıyı söyleyen ben olabilseydim diyorum.
      
                  Eurovision'da Türkiye'yi temsil etmiş dün de bugün de kıymeti pek bilinememiş şarkımın.Sözleri Selma Çuhacı'ya ait,beste ve düzenlemesi Levent Çoker tarafından yapılmış,1996 yılında Şebnem Paker'in seslendirdiği 'Beşinci Mevsim'.

                  Şarkının müziği sözlerle birleşip nehir gibi yüreğinizden akıyor.Bende öyle bir his bırakıyor ya da.Şebnem Paker'in sesi ile uyum içinde,tek bir fazlalık kulağınızı rahatsız eden bir nota yok.Kemanlardan trombona,akordiyondan kontrbasa,yaylılar ve vurmalılar uyum içerisinde.Keman soloları içinizdeki ezgilerin yansıması gibi...

                       Çok mu yazdım,içimdeki duygu selinin yanında az mı kaldı bilmiyorum.İstiyorum ki,Aşık Kalem'in hem aşkına hem de kalemine yarenlik eden böyle eserleri herkes bilsin.Derler ki ''Bu denli sevilmez'',sorarım ki ''Böyleyse nasıl sevilmesin?''

                     Aşık Kalem iyi dinlemeler diler...


Kapandı son kapım, vuruldum bilmeden
Sakın o sen misin giden
Soyundu dallarım, delindi gökyüzü
Kaçıncı sonbahar bugün

Hep sondu, hep zordu, çok yordu yollar
Sen orada, ben burada bak yasta yıllar

Beşinci mevsime uyansa düşlerim
Hayaller ölmeden gel
Beşinci mevsime açılsa güllerim
Yeter bu sonbahar yeter

Kapandı son kapım, vuruldum bilmeden
Sakın o senmisin giden
Soyundu dallarım, delindi gökyüzü
Kaçıncı sonbahar bugün

Hep sondu, hep zordu, çok yordu yollar
Sen orada, ben burada bak yasta yıllar

Beşinci mevsime uyansa günlerim
Hayaller ölmeden gel
Beşinci mevsime açılsa yelkenim
Yeter bu sonbahar yeter

23 Mayıs 2011 Pazartesi

Merhaba Müzik ile

               Biliyorum,biliyorum çok oldu yazmayalı buraya.Dürüst olmak gerekirse 'yazmayalı' çok oldu arkadaşlar.Uzun zamandır verimli çiziktiremiyor Aşık Kalem.Yazacak bişeyim mi yok? Hayır var elbette,çok şey,çok fazla şey.Sorun; duygularım ,yoğunlaştıramıyorum onları.Pek çok bağırış,akis ile,tam da burada; kafamın içinde...

               Ne çok şey oluverirmiş bizim an dediğimiz kısa zaman kavramları içerisinde oysaki.Üstüne konuşmak,bişeyler anlatmaya çırpınmak an geçtiği üzere öyle zor ki.

               Hani bazı anlar olur,neşeyle yürümektesinizdir ayaklarınız beden değil de tüy taşır gibi,tanıyıp tanımadığınız herkese gülümsemek içinizden gelir,fokurdarsınız neşeyle ve tam o an karşıdan karşıya geçerken size çarpmak üzere hızla gelen kamyonu fark edemezsiniz.O size şiddetle çarpmak,tekerleklerinin altında ezmek üzere gelirken o an o durumu hiç düşünmezsiniz,beyniniz farklı ve anlamsız şeyleri gözünüzün önüne getirir.''Bonibonlar...Rengarenk hepsi de...Onları çok severim...'' Ahh ne kadar komik! Trajikomik mi demeliyim? Gözünüzü hastanede açtığınızda-hayatta kalacak kadar şanslıysanız- sorup durur insanlar ''nasıl oldu kaza?''...Söylemeli mi? Susmalı mı? İçinizden geçirdiğiniz cevap şudur; ''Nasıl anlatmalı bunu size? Ne söylesem eksik kalacak,an'a dönmek mümkün mü? Hem siz,kafamın içinde değilsiniz,ne kadar anlatsam da bunun bana ne ifade ettiğini nerden bileceksiniz? Değil,kafamın içinde değilsiniz!''

               Kelimelerin sustuğu kalemlerin de bunu yazamayıp lâl olduğu anlar vardır.Zamanlar ya da atlatıldıktan sonra.İşkenceye mağruz kalanların çığlıklarının sustuğu anlar gibi,işkence devam etmesine rağmen,can aynı derecede-belki de daha fazla-yanmasına rağmen...Susuşun sebebi acıya alışmak değil,çığlıkların anlamını yitirmesindendir.''Ne kadar tüyler ürpertici şekilde çığlık atsam da,siz aynı acıyı tatmadan-yerimde olmadan bunun ne olduğunu bilemezsiniz.''

                Bu evrede müzik girer araya; ''düz yazı,şiir...Siz olduğunuz yerde duradurun,ben varım.Çoğuna anlamsız gelen kafiyeleriniz,yırtıcı cümlelerinize ben hayat vereceğim tınılarımla.İnsanların başı dönecek,uyuşacaklar sazların ezgisiyle.'' Müzik duyguları ifade etmek için en sağlam yöntem,Aşık Kalem'in ise ilelebet yöntemi duyguları kaynama noktasına getirdiği için.Özellikle böyle an ve durumlarda.Yazamadığımda,konuşamadığımda,tam anlamıyla tıkandığımda yani.

                Durup durup şarkılara ve sanatçılara aşık olmam bundan.Etrafımdaki insanlar tahmin ettiğim üzere bıkmış olmalılar ''işte aşık olduğum şarkı'' diye tanımlamamdan ötürü bir şarkıyı.
Yalan söylemem ama ben,yüzlercesi,binlercesi...Fark etmez,aşığım hepsine...Birine duyduğum aşk da diğerini etkilemez,şarkı bu,çok etkilenirim,çoktan fazlaysa aşığımdır.

                Birazdan paylaşacağım şarkı hem şarkıyı yazandan,hem şarkının yazıldığı insandan,hem müziğiyle,sözleriyle 'aşık olduğum bir şarkı'dır.Bir şarkı paylaşmak üzere bunları yazmam da o kadar ilginç işte.Dinlerken neler hissettiğimi açıklayabilirim böyle ama -siz de kabul edersiniz-aynısını hissedemezsiniz.
             
                                          TORİ AMOS - Virginia



                Şarkıyı dinlerken içimde bir kadın bir de kız çocuğu var.Çocuk;olabildiğine saf,ak pak tenli.Kadın; esmer,kırılmış,hırçın,çığlıkları göğü tırmalayan bir isyankar.Çocuk;bu müzikte döne döne bale yapıyor bembeyaz kıyafetleriyle,şarkıdaki mutlu ezgiye eşlik ederek bir de.Kadın;siyah eteğini ve saçlarını savura savura bir o bahçenin güllerini parçalıyor,bir çayırda papatyaları ezerek koşuyor.İçindeki boşluğu hiç birşey dolduramıyor kadının.Sancısını,hıncını çocuğun masum dansı izlemek bile geçirmiyor üstelik.Bu kadın,Virginia'yı anlıyor.Bu kadın Virgina şarkısını şakıyan melek sesli kadını da anlıyor.Kadın ve çocuk,aynı yere sığınıyorlar şarkı biterken; tüm dünyanın karanlığında yalnızca kendi ruhlarının ışığına,aynı yorganın altında...
                     

                Aşık Kalem gecenin içinden iyi dinlemeler diler.
            
                    

                                 

15 Mayıs 2011 Pazar

Akne ve Cilt Lekeleri için 'Domates Maskesi' :)

                  Daha farklı bir konuya değinmek istedim şimdi.Beyler pek fransız gibi görünseler de bu konulara onların da güzel bir cilt için kendi kuaförlerinde çeşitli yöntemlerin uygulandığını biliyoruz.Yani artık bakımın erkeği dişisi yok.Unisex bi kavram,hele ki cilt bakımı.
                 Hanımların ise kişisel bakıma servetler döktüğünü kendimden biliyorum (itifaf etmeliyim ki bende pek işe yaramıyor) Her gün yeni bir şey denerken buluyoruz kendimizi.Vazgeçilmezimiz olan maskeler,diyetler,makyaj malzemeleri,para yetiştiremediğimiz kremler,anti-agingler,aahh benim tutkunu olduğum parfümler :) (söz bir ara kokuları da yarıştıracağım ilerki zamanlarda) ...
                 Evet bakım söz konusu olduğu zaman hangi birini saysam diye düşünüyorum esasen.Gelişen teknolojiyle beraber ilham kaynağı olan doğa birleşince her derde deva ürünler birbiri ardına piyasaya çıkıyor.''Hangisine güvensem acaba? Kendi markamdan şaşmamalı mıyım? Ama denemeyi çok da istiyorum hani...'' gibi düşünceler içerisinde buluyoruz kendimizi,ve daha ne olduğunu anlamadan elimizde iki küçük allı pullu kutuya servet döktüğümüzle kalıyoruz.Markalar cesur,markalar rekabet içerisinde,markaların hepsi gösterişli.Fakat doğa; her soruna yanıt bizim için.Bir Marankini olduğumu ileri sürmüyorum tabi :) Ama bitkilerin içeriğine baktığımızda soruna karşılık yanıt var.
                Lafı çok uzatmadan gayet basit,herkesin uygulayabileceği akneleri önleyeci ve cilt tonunu düzeltici bir maskeyi sizinle paylaşmak istiyorum.Denedim ve sonuç aldım ben,güvenilir çünkü bu benim kişisel blogum,reklam almıyorum ve hiçbir çıkarım yoktur,duyrulur :) Maksat Aşık Kalem yazadursun.

               DOMATES MASKESİ

İsmine ve muhtevasına gülmeyiniz efendim :) zira işe yarıyor şaşırtıcı bir şekilde.


Malzemeler ;
1 domates
2 çay kaşığı toz şeker


Uygulanışı;
 Domatesimizi alıyouz dolma yaparken kestiğimiz gibi kapağını 1 cm kalınlığında kesiyoruz.Bizi ilgilendiren kestiğimiz kapak zaten,kalan kısmını yemeklerinizde kullanabilirsiniz.Domatesin kapağını alıp 2 çay kaşığı şeker döktüğümüz bir tabağı yıkarmış gibi sürüyoruz ki toz şekerler domatesimizin içine yapışsın.Biraz karamelize olduktan sonra nemli yüzümüzü siler gibi direk uyguluyoruz.Göz çevresinden sakınarak.Kabuğu sadece kalacak şekilde uyguladıktan sonra bekliyoruz kuruyana kadar.Kuruduktan sonra yüzümüzü yıkayıp işlemi bitiriyoruz.

     Haftada 2-3 defa rahatça uygulayabileceğimiz bir maske.

Umuyorum herkes mutlu olur uyguladıktan sonra.Aşık Kalem'in paylaştığı ilk cilt maskesi bu ;)

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Günün Tavsiyeleri

               
                    Aşık kalemden ilk 'moda göre müzik tavsiyesi' geliyor efendim :)
Modlarımızı sıralamıştık,onlarla tanışmıştık dün bi grup tavsiyesinde de bulunmuştuk.Eh şimdi bunu yayınlamanın zamanıdır öyleyse.

  1. ÜZGÜN MOD : son günlerde gerçek anlamda takıntıya dönüştürdüğüm bir şarkı,ben de arkadaş tavsiyesi üzerine tanışmıştım.
                    ADELE - ' Make You Feel My Love'



  2. MUTLU MOD: Bu şarkıyla tanışma faslım çok ilginçtir.Yani bana göre ilginç değil ama :) çünkü sadece tınısını duyup da günlerce aradığım ne ismini ne tam bi sözünü bildiğim ama yine de aramaktan vazgeçmediğim çok şarkı var böyle.Bugün ismini paylaşacağım şarkı da aynen saatlerce ismini bulmaya çalıştığım bir şarkı.Face'de dolaşan bir videonun fon müziğiydi duyunca ''ahh aşık oldum işte bu!'' demiştim içimden.

                      OWL CİTY- ' İf My Heart was a House   

3.  HİPERAKTİF MOD : Evet çoğu zaman hiperaktif değilim,hatta aktif bile sayılmam kaldı ki hiperlik :) Ama bu şarkıda içimin kıpır kıpır olmasını engelleyemiyorum.Belki soundtracki olduğu filmi çok ayrı tutup sevdiğimden,belki de şarkının geçtiği kısmı çok sevimli bulduğumdan.

                      ENGİN BAYRAK- 'Psikopat'    
         
4.  ASABİ MOD : Asabi moddayken vazgeçilmezimdir bu şarkı,diğer Pink şarkıları gibi.

                      PİNK - 'Last to Know'

5. AĞLAK MOD : Bugün modum kesinlikle ağlak değil ama bu şarkıya ölürüm ya ölürüm,söz müzik ve ben çook büyük bir Sia hayranıyım.Dayanamam ben bu şarkıya 'My loveee' der Sia içim erir.Bir insanın aşkına yazabileceği en güzel ve en anlamlı şarkılardan bence.Dinlerken ağlamamak olmaz...

                      SİA - 'My Love'

6.  DİNGİN MOD : Dalgasız bir deniz gibi dingin olmak geliyor içimden,öyle dingin olsam öyle olsam ki bakan suya bakarmış gibi rahatlasa.Bütün bu endişeler,kaygılar,kompleksler,parlayan sinirler aksa gitse benden.Bu şarkıyı dinlerken onun gibi dingin ve sakin olmak istiyorum ben.

                      TRACY CHAPMAN - 'Change'

7. AŞIK MOD : Bu şarkı da 'a lot like love' soundtracklerinden öncesinde elbette Bon jovi'nin efsanevi şarkılarından.

                     BON JOVİ - ' I'll be there for you'

8. NÖTR MOD : Ahh lise sıralarının,edward cullen manyaklığının vazgeçilmez şarkısı bu :) pek severdik kendilerini.

                       MUSE - ' Supermassive Black Hole'

9. HOPPA MOD : Bu modu pek sevmediğimi söylemiştim,ayda yılda bir 'kop kop' kıvamına gelebiliyorum şahsen ,tercihim değildir ama sevilir mi? sevilir.Güzel bir şarkı paylaştığım.
            
                        DARREN HAYES - ' Populer '

--------------
                
                    Günün modları ve şarkıları bunlar.Birde 'Günün Şarkısı' vardı değil mi? İşte o benim halet-i ruhiyeme göre seçtiğim 'Üzgün Mod' ve 'Adele - Make You Feel My Love' aşağıda videosu,şarkı sözleri ve çevirisiyle birlikte.Umarım olmuştur.


When the rain is blowing in your face
Rüzgâr yüzüne vururken
And the whole world is on your case
Ve tüm dünya senin durumundayken
I could offer you a warm embrace
Sana sıcak bir kucaklaşma teklif edebilirim
To make you feel my love
Sana aşkımı hissettirmek için
 
When the evening shadows and the stars appear
Akşam gölgelenirken ve yıldızlar belirirken
And there is no one there to dry your tears
Ve orada gözyaşlarını kurutacak kimse yokken
I could hold you for a million years
Ben sana sarılabilirim bir milyon yıl için
To make you feel my love
Sana aşkımı hissettirmek için
 
I know you haven't made your mind up yet
Henüz aklını başına alamadığını biliyorum
But i would never do you wrong
Ama sana asla yanlış yapmayacağım
I've known it from the moment that we met
Bunu tanıştığımız andan beri biliyorum
No doubt in my mind where you belong
Aklımda senin nereye ait olduğuna dair hiç şüphem yok
 
I'd go hungry i'd go black and blue
Acıkırım, kasvete ve kedere bürünürüm
I'd go crawling down the avenue
Caddede sürünürüm
No there's nothing that i wouldn't do
Hayır, yapamayacağım hiçbir şey yok
To make you feel my love
Sana aşkımı hissettirmek için
 
The storms are raging on the rolling sea
Fırtınalar yayılan denizi azarlıyor
And on the highway of regret
Ve pişmanlığın otoyolunda
Though winds of change are blowing wild and free
Değişim rüzgârları vahşi ve özgürce vurduğu halde
You ain't seen nothing like me yet
Sen henüz benim gibi hiçbir şey görmedin
 
I could make you happy make your dreams come true
Seni mutlu edebilirdim, rüyalarını gerçekleştirebilirdim
Nothing that i wouldn't do
Yapamayacağım hiçbir şey yok
Go to the ends of the earth for you
Senin için dünyanın sona giderim
To make you feel my love
Sana aşkımı hissettirebilmek için
 
To make you feel my love
Sana aşkımı hissettirebilmek için


P.S : Bob Dylan eseri nasıl sevilmez ki :)
                                             
                                                       Aşık Kalem İyi dinlemeler diler.